Bitmeyen Göç

Gösterim: 9920

Makale Dizini

Peki asimile mi oluyoruz? Nereye doğru bir gidiş var sizce?
Bu asimilasyon dedikleri biraz da kendiliğinden gerçekleşecek bu gidişle. 
Ortada bize ilişkin böyle reflekslerle hareket etme, kurumsallaşamama, Türk toplumunun ana fikrini, mensuplarına yayamama varolduğu ve devam ettiği müddetçe kendiliğinden olacak olan budur. 
İçinde yaşadığımız toplum baskın bir toplum. Başkalarının değerlerini öyle pek fazla bilen ve bilmek isteyen, bilse bile itibara alan bir toplum değil. Bunu onlardan beklemek pek o kadar doğru da değil. Sen geldiysen eğer, kendini de takdim edebilmeyi bilmelisin. Bilmiyorsan, senin sorunun. Dağdan gelip bağdakini kovmanın da bir anlamı yok. İster istemez, Türkiye’den gelen adam geldiği yerin insanı nezdinde, onun değerlerine bağlılığı oranında az veya çok kabul görecek.  Az bağlıysa az, çok bağlıysa çok kabul görecek. Hiç bir ilgisi yoksa, hiç kabul görmeyecek. Kendi tabiatına uygun olanı yapacak. Sen kenidini takdim edemiyorsun, zira sende bir şey yok, öbürü baskın durumda, öyleyse ister istemez bugün olmazsa yarın, yavaş yavaş ona doğru evrileceksin ve birden bire asimile olduğunu anlayacaksın. O zaman da iş işten geçmiş olacak. 
Bunun izleri yer yer görülüyor maalesef. Bunların başında asimilasyon, entegrasyon falan gibi derdi olmayan, zihnen zaten söyleşimizin başında bahsettiğim, Türkiye’deki kültür çatlamasında kendini şu veya bu şekilde buraya yakın  gören, şu veya bu sebeple o şekilde zihnini yönlendirmiş olan insanlar geliyor. Onlar da esasen bizim insanımız ve bu konularda aydınlatılması gerekiyor onların. İkincisi, bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde –çoğ zaman bilinçsiz olarak– kendi kültürüm dediği şeyi muhafaza etmek isteyenler var ki, bunlara baktığımızda bunların da kendilerini asimile olmaktan koruyacak hiç bir önlemleri yok. Kupkuru, içi boş söylemler üzerinden kendilerini muhafaza edebileceklerini zannediyorlar. Bunlar genelde muhafazakar–dindar diye kendilerini isimlendirenlerdir. Kendi toplumlarının tümüne hitabedebilecek bir örgütlenmeleri yoktur meselâ. Bunun en son örneği olarak Müslümanlar –daha doğrusu mezhep mensupları, sünnîler, daha sonra bunlara alevî örgütlenmeleri de eklenmiştir– kendi aralarında örgütlenemedikleri için, almanlar tarafından örgütlenmeye çalışılmışlardır. Almanya İslâm Konferansı şimdi onları örgütlemeye çalışıyor. Yani gene sonuçta kendi yapmaları gereken bir işi hâkim kültürün mensupları, kendi istidikleri biçimde örgütlenerek, onları da kendi bünyelerine, yer yer müslümanların söylemlerini kullanarak ama kendi anlayışlarını işleterek dahil etmeye çalışıyorlar. Alevîler bu birliktliği kısmen sağlamış gibi gözüküyorlar ama onların alevîlikleri esasa ilişkin olmaktan çok, folklorik olma özelliğine sahip olduğundan, hâkim kültür tarafından daha fazla kabul görüyor. Sünnîler ise kendi politik ve sosyal mensubiyetlerine uygun olarak geliştirdikleri anlaşıylarını aşıp kendilerine geniş anlamda bir düşünce alanı açamadıkları için bir bütünlük oluşturamıyorlar. Bu işi onlar için Alman deveti yapmaya kalkıyor. Güler misin, ağlar mısın. Tam bir garabettir ortaya çıkan. 
Bunun sonucu olarak asimile olmak zaman içerisinde bu yüzden kaçınılmaz olarak bizi beklemektedir ne yazık ki. Bu elbette Almanları rahatlatan bir şeydir ama, bizim insanımız dediğimiz insanlara, bir vakit gelecek, artık [onlar hâlâ bizim insanımız] diyemeyeceğiz. Eskiden bu bizdenmiş diyeceğiz. Bunun büyük dedesi Türk’müş diyeceğiz.
Bu, Alman devleti bizi asimile ediyor anlamına gelmez. Sen ister istemez bu kültüre pilin bittiği, enerjin tükendiği zaman ram olmak zorunda kalırsın. Önemli olan bu enerjiyi tüketmemektir. Dikkat edilmesi gereken şey budur; buna dikkat edilmesi gerektiğinin sebebi de senin kültürel değerlerinin hakikatle olan ilişkisindeki kıymetiyle alâkalıdır. Eğer ben kendi kültür değerlerimin hakikatle olan ilişkisini önemsiyorsam, ona bir kıymet atfediyorsam, doğru olduğuna inanıyorsam, onu biliyorsam, tanıyorsam, o halde onu muhafaza etmek için gerekli olanı da bilmek ve ona göre tedbirimi almak zorundayım. İstediğin takdirde yaparsın da… Yeter ki iste... Senin kültürel değerlerin o zaman sana onu yapmayı zorunlu kılar. İster istemez yapmak zorunda kalırsın. Eğer yapamıyorsan senin kendinle, kimliğinle, değerlerinle problemin var demektir. Bu problem çözülmediği müddetçe 20’li yıllarda Polonyalıların başına gelenden başkası olmaz. Erir gidersin.
Bu problemlerin başında dil meselesi gelir. Dil meselesinde Türkler tamamen başıboş bir vaziyettedirler. Dili muhafaza etmek çok önemlidir, dememize rağmen onu müesseseleştirip gelen nesillere aktaramıyoruz. Aktarılamadığı müddetçe dil unutulacaktır; çünkü kültürün, inancın, dünya görüşlerinin yegâne aktarıcısı ve taşıyıcısı dildir. Bunu dil üzerinden başka hiçbir şeyle gerçekleştiremezsiniz. Varlığı dil ile anlayacaksınız, âlemi dil ile anlayacaksınız, insanı dil ile anlayacaksınız, karşınızdakini dil ile anlayacaksınız. Onun diliyle değil kendi dilinizle… Söylersiniz dil, yazarsınız dil, dinlersiniz dil, anlarsınız dil… Dili muhafaza edemediğiniz müddetçe kaybolmaya mahkûmsunuz. Yapılan diğer işlerin hiç bir anlamı yoktur. Başka bir şey yapmanın imkânı da yoktur. 
Şimdi bu entegrasyon çalışmaları esnasında sık söylenen bir şey var: [Biz sizin kültürünüzü kaybetmenizi istemeyiz.] İyi ama bunda samimî isen, benim kültürümü muhafaza etmem için dil denen müesseseyi canlı tutmam gerekiyor. Bunun için bana hangi şansı veriyorsun? Sorduğum zaman diyorsun ki, evinizde öğrenin. Böyle bir abes olabilir mi? Hangi dil evde öğrenilmiş? Dil okulda öğrenilir, bu işin mektebinde öğrenilir. Öyle hafta sonu kurslarında olacak iş değil bu. Müessesesi olmayan dil muhafaza edilemez. Öyleyse sen benim kültürümü muhafaza etmemi istemiyorsun. Sadece yaldızlı lâf söylüyorsun. Bu normal değil. Almanlar bu imkânı sağlamıyor, Türkler de bunun böyle olduğunu bilmiyor maalesef; düşünemeyince de çık işin içinden çıkabilirsen. 
Sonuçta benim dedemin babası çok güzel Türkçe konuşurmuş, aslında biz türküz, müslümanız deme ihtimalimiz çok büyük maalesef.