Bitmeyen Göç

Gösterim: 9922

Makale Dizini

Bu durumun anlattığınızdan daha derin bir sebebi olmalı!
Doğru söylüyorsunuz. Bunu da iyi okuyabilmek lâzım. Bu vardır, çok aşikardır da… Fakat iyi bakmasını bilmek lâzım. Bu şu demek: Onların kendinden olmayan, bugünlerde [öteki] diye ifade edilen toplumlara bakışındaki felsefeyi bilmek lâzım. Bu Hegel’in Köle-Efendi diyalektiğine kadar uzanan bir şeydir. Sokaktaki batılı vatandaşın, yanındaki bir doğuluya, ben senden biraz daha ilerdeyim, ben senden farklıyım, ben daha medenîyim gözüyle bakması ki, bu bizim burada günlük hayatımızda çok sık olarak karşılaştığımız bir olaydır, biz medenîyiz, siz değilsiniz diyen yüzlerce insan bilirim ben. Bunun en son örneği Sarrazin’dir meselâ.. Kitabı satış rekorları kırdı. Yani toplumsal bir kabul gördü söyledikleri. Neden söylüyor bunu? Çünkü medenî olmak ona göre ancak kendi ölçülerine uygun bir hayat tarzının sahibi olmak, kendisi gibi yaşamak demektir. Ona uygun bir hayat sürmüyorsanız, medenî değilsiniz. 
Oysa medenî olmak, civilize olmak, şehir hayatıyla, düşünce hayatıyla, köy yaşantısıyla, hayatta karşılaştığımız her türlü şeyle bağlantılı olarak yaşamak demek. Medenî insan, kendi hayat anlayışına uygun biçimde yaşayan insandır. Bu anlamda medenîlik bir üstünlük vasfı değildir. Beğenirsin beğenmezsin, ben kendi hayat anlayışıma uygun yaşıyorsam, medenî olmanın hiç değilse asgari şartını yerine getiriyorum demektir. Eğer o, böyle nötr bir tarif yapabilse ve medenî olmayı kendi inhisarına almasa, işin en önemli kısmını çözmüş olacak. 
İkinci kısmı nedir? Bu nötr tarifi herkesin kendi üzerinde nasıl uyguladığına bakmak gerekir. Bu da karşıdakinin dünya görüşünün bilinmesiyle alâkalıdır. Her dünya görüşünün –batılının diliyle söyleyelim– kendi kozmolojisi, yani alem tasavvuru, bir ontolojisi, yani varlık ve varoluş tasavvuru ve bir epistemolojisi, bilgi edinme yöntemi vardır. Ben sahip olduğum bilgilenme yöntemim ile varlık ve alem hakkında bir tasavvur sahibi olurum ve bu tasavvurun hayatıma egemen olmasını isterim, ona göre yaşamayı tercih ederim. Bunu düşünmediğin, bilmediğin ve hesaba katmadığın vakit kendini standart olarak kabul edersin. Bu, batıda, sokaktaki vatandaşta da böyle, politik mekânizmalarda da böyle, hayatta karşılaşılan ne kadar alan varsa oralarda da öyledir. 
Bu düşüncenin kaynağı, Hegelin [Köle-Efendi] diyalektiğinin hâlâ yürürlükte olan bir anlayış olmasıdır. Yani bu anlayışı sistemleştiren Hegeldir. Nedir bu anlayış? Toplumların kendi öz bilinçlerini sağlayabilmeleri için, o özbilincin karşısında bir başka öz bilinç bulunmalıdır ve bu özbilinç öylesine bulunmalıdır ki, yok edilmemelidir; yok edilirse ben kendi öz bilincimin farkına varamam, öyleyse ötekini, yani karşımdakini kendi öz bilinci içinde bırakmalıyım, onu yok etmemeliyim ama esas ben olduğum için ona ben egemen olmalıyım, anlıyışıdır. Batıda işleyen aslında bu mantıktır. Dolayısıyla bir avrupalının bir doğuluya, şimdilerde bir Müslümana, [biz sizden ileriyiz, biz sizi döveriz] mantığı ile bakması, bahsetttiğim bu [Köle-Efendi] mantığına dayanan bir şeydir. Bugünkü batı kaynaklı savaşların arkasında da bu mantık vardır. Günümüzde yapılan savaşlara bakarsanız, topyekün yok etme mantığı yoktur. Güçsüz bırakma, sindirme, ezme ve o ülkelerin bütün imkânlarını kendine göre ayarlayarak kullanma biçiminde gerçekleşmektedir. Bu, [Köle-Efendi] mantığının tam bir biçimde uygulanmasıdır. Bunun sıradan bir batılı vatandaş nezdindeki yansıması da kendi bilgilenme seviyesine uygun bir şekilde oluyor. Onun için Türkiye’den gelen bir adama, hâlâ kaç tane deven var, senin de dört karın var mı, diye sorabiliyor adam. Bu kadar banal, bu kadar itici, bu kadar sevimsiz olabiliyor ve bunun farkına varmıyor. Nasıl varacak ki? Toplumun kurucuları böyle, filozofları böyle, siyasetçileri böyle, tüccarları böyle, –toptancı olacağım– hepsi böyle maalesef. İstisnası olabilir, ayrı mesele…