Bitmeyen Göç

Gösterim: 9923

Makale Dizini

Bütün bunlara rağmen bir uyumdan söz edebilir misiniz? 
Uyum sağlamak ne demek? Onu izah etsinler uyalım. Uyumun izahı yok, yapamıyorlar.
 
Sizin düşüncenize göre uyum veya entegrasyon konusunda hiç hatalı olduğunuz yerler yok mu? Bizde de gerçekten şu yanlışlar var dediğiniz bir şey var mı?
Bizim de hatalı olduğumuz yerler elbetteki var. Kültürel dejenerasyonumuzun bizde yol açtığı bir davranış bozukluğu var herşeyden önce. Biz bu topluma davranış bozukluklarımızı yansıttık. Kendi kültür değerlerimizi doğru davranışlar halinde yansıtabilseydik herhangi bir problem olmayabilirdi. Bizi anlayabilirler ve belki o zaman bizim değer yargılarımıza daha fazla itibar edip, bizimle olan ilişkilerinde bunlara dikkat edebilirlerdi. Alman toplumu nihayetinde derin felsefesi olan bir toplumdur. Düşünmeyi bilir. Kültürü yozlaşmış, refleksleri zayıflamış, iktisadi gücü kalmamış insanları köyünden, mahallesinden alıp buraya gönderiyorsunuz. Adam köyünde nasıl davranıyorsa burada da öyle hareket ediyor. Köyünde yaptığı o hareket belki çok doğal. Çevre ve toplum şartlarına uygun. Herkes birbirinin dilinden şu veya bu şekilde anlıyor ve anlaşabiliyor. Ama şehre geldiğinde nasıl davranacağını bilmeyen insanlar başka bir medeniyetin tam ortasına gelince ne yapabilirler ki? 
Bunu onları suçlamak veya küçümsemek için söylemiyorum. Suç, onları bulundukları yerlerden alıp trenlere doldurarak bir meçhule gönderenlerin. Sadace onların değil, bu insanları kendi ülkelerine çağıranların da suçu var. Bu tür sorunların çıkabileceğini en az bizim başımızdakiler kadar onların da düşünmesi, hesabetmesi gerekiyordu. Neticede kendi içlerine tanımadıkları birilerini davet ettiler. Ama kimse suçu kendinde görmüyor; olan arada  kalan bizim insanımıza oluyor. Ezilen, itilip kakılan ve sıkıntı çeken, hakarete uğrayan, istismar edilen hep onlar oluyor. 
Üç nesildir bu böyle devam ediyor. Sıra dördüncü nesle geldi. Bakalım onların başına neler gelecek, göreceğiz.
Peki avrupalılar kültürel olarak kendine benzeyen toplulukları daha mı kolay kabul ediyorlar aralarına?
Bu galiba insanın fıtratında olan bir şey. Bu fıtrî hal topluma bir şekilde yansıyor. Dolayısıyla bir Alman’ın bir Fransız’la veya İtalyan’la anlaşması daha kolaydır. Bu toplumların kültürlerini incelediğimizde yukarıda aynı çatı altında buluştuklarını görüyoruz. Herkes ayrı ayrı odalarda yaşıyor ama hepsi aynı evin içinde. 
Ama iki ayrı çatı altından gelen insanların birbirleriyle biraraya geldikleri zaman karşı karşıya kalacakları sıkıntıyı düşünün. Evi evime benzemiyor, odası odama benzemiyor. Yemek yiyor ama benim gibi yemiyor. Benim gibi içmiyor. Benim gibi düşünmüyor. 
Dikkat edin hep BENİM GİBİ, BENİM GİBİ diyorum. İster istemez kendisi gibi olanlara daha fazla yakınlık duyuyor doğal olarak. Demek ki, bu, insanın fıtratında olan bir şey. 
Burada Avrupa medeniyetiyle ilgili önemli bir problem daha var. Avrupalı tarih boyunca kendisi gibi düşünmeyen ve yaşamayan insana hep şek ve şüphe ile bakmıştır. Oryantalizm dediğimiz şey tam da bu şek ve şüphe ile bakmanın tezahürü olarak doğmuştur. Kendisi ile başkası arasına hemen mesafe koyar ve o mesafeyi çiğnetmek istemez. Kavramlarını bunun üzerine inşa eder. Meselâ bizim «Misafir» diye tercüme ettiğimiz GAST kelimesi Almancada kendisine mesafeli durulacak kişi anlamına geliyor. Kelimenin etimolojik anlamı bu. Daha dil kurma aşamasında bu kelimenin manasına uygun bir yaklaşım sözkonusudur. Peki misafir kelimesinin anlamı ne? Sefere çıkmış, yolculuğa çıkmış olan demek. Bunun karşılığı nedir? Aman, bu belki yorgundur, açtır, yoldan gelmiştir, dinlenmek ister ve saire… Oysa Gast kelimesinin içinde bu anlam yoktur, karşılığı da bizdeki gibi değildir. Şimdi bu iki anlayışı bir araya nasıl getireceksiniz?
Gast kelimesini olumsuzlayarak anlatmış oldum. Gast kelimesinden bunu anlayabilirler. Bizde de olumsuz anlama gelen, farklı bağlamları olan başka kavramlar vardır. Herkes kendi hayatının akışını bu anlamlara uygun olarak tanzim etmiş bir biçimde. Bunu terketmesini ondan isteme hakkımız var mı? Yok. Peki onun bizden bizimkini terketmemizi isteme hakkı var mı? O da yok. Peki, o zaman ne olacak? Bunun bir orta yolu var mıdır? Bunu filozoflar, fikir adamları düşünecek. Sokaktaki adam da kendi bildiği gibi yaşamaya devam edecek. 
Politikacılar bu işin üstesinden gelemeyeceklerini çoktan belli ettiler. Sosyologlar zaten bu işi çözemez, zira onların işi sadece olguları tespit etmek o kadar. Onların işi, aa bu da varmış, şu da varmış, demek. Benim biraz önce yaptığım tesbit gibi. 
Öğretmenler için çocuklar okulda mesaî saatini tamamlamanın aracıdırlar. Hiçbir ahlâk kaygısı taşımazlar. Kanunların kendilerine yüklediğini yerine getirmekle etik davrandıklarını düşünürler, işleri biter. 
Psikologlar ne yapar? Sosyoloğun toplumsal alanda yaptığı tespiti o, bireysel bazda yapar. Psikolog, yani ruhu bilen adam, ruh söz konusu olduğunda ahlâkın derhâl devreye girdiğini ne kadar bilir? Bana sorsalar, ben şöyle yapın derim, çıkarım işin içinden. Bunu kendi bağlısı olduğum dünya görüşüne göre yaparım. Bu da bir çözüm olmaz.