Bitmeyen Göç

Gösterim: 9925

Makale Dizini

CAMIBu kimliği koruma mücadelesi bir refleks işi mi, yoksa bir hesap kitap işi mi?
Biz kimliğimizi korumak için herhangi bir hesap-kitap peşinde değiliz. Zaman zaman bu işin hesabının yapıldığı söyleniyor ama bunlar daha ziyade sosyolojik tespitlerden ibaret kalıyor. Dolayısıyla reflekslerle kimliğimizi korumaya çalışıyoruz.
Oysa sosyolojik tespitler felsefî olarak değerlendirilmeye tabi tutulmak zorunda olan şeylerdir. Yani işin felsefesini  yapmak gerekir. Neden, niçin, nasıl, neyi, ne zaman, ne ile, kim ile sorularını analitik bir yöntemle cevaplayarak ve bu soruları cevaplayacak insanları arayıp bularak, eğer yetişmiş insan yoksa, önce onları yetiştirerek yapılması icabeder. Türk toplumu burada bu soruları cevaplayacak elit kadrosu olan bir topluluk değildir. Bu yüzden de kimlik muhafazası genellikle refleksler biçiminde olur. Bir de karşıdan gelen ve anlaşılmayan, [bu bana saldırıyor]  hissini veren tavırlar karşısında gard almaktan ibarettir. Birisi size biraz sert bir yumruk atsa gardınız dağılacak durumdadır yahut geliştirdiğiniz refleks, günü geldiğinde çalışmaz bir vaziyete gelecektir ve refleksini felsefesiyle işleten kim ise, o kazanacaktır. 
 
O zaman korkulan şey olur mu? Değerlerimizi, dolayısıyla kültürümüzü ve kimliğimizi mi  kaybederiz?
Birincisi Türk  kültürel değerleri dediğimiz şeyi açmak lâzım. Başta hatırlarsanız olgular dedim. Türk kültür değerleri dediğimiz şeyi şu anda sahip olduğumuz olgulardan hareketle değerlendirecek olursak, bundan birşey çıkmaz. Hâl-i hâzırda sahip olduğumuz değerleri baştan sorgulamak ve yargılamak lazım. 
Şu an –Türkiye’yi ele alalım meselâ– herkesin üzerinde ittifak ettiği bir zihinsel ve kültürel yozlaşma var. Herkesin derken bu işle uğraşanları kastediyorum. Yoksa sokaktaki vatandaştan görüş beyan etmesi beklenmez. Bu onun için bir yüktür, ona sıkıntı verir. Bu işle ilgilenen kim varsa, onların bu sorulara vereceği felsefî cevaplar neticesinde çözülebilecek bir şeydir. Şimdi bu bağlamda baktığımız zaman Türkiye’nin sahip olduğu kültür olgularının sağlıklı kültür olguları olduğunu söylemek çok zordur. Hatta doğru değildir. Bir defa iki asırdan beri kendisiyle kültür alışverişinde bulunduğumuz bir başka medeniyetle karşı karşıyayız. Kutuplaşmalar olmuş. Bir taraf kendi kültürünü muhafaza etmek isterken, diğer tarafta, hayır öyle değil böyle olsun diyen, batı kültürüne endeksli, ama onu anlamaktan çok uzak,  buna rağmen batı kültürünü standart kabul eden ve yıllarca devlete egemen olmuş bir anlayış vardır  ki,  halkın arasında da belli katmanlarda revaç bulmuş bir anlayıştır. Bu ikisi arasında süren kavgalar vardır. Sonuçta Türkçülük, İslamcılık, Batıcılık tartışmalarının başladığı döneme kadar giden bir meseledir bu. Kısacası Türk Kültürü dediğimiz şeyi bugünkü olgulara bakarak tesbit etmemiz mümkün değildir. O zaman bize kalan tek şans, geriye dönüp, sağlıklı hayat dönemlerimizde, zihin dünyamızın sağlıklı işlediği devirlerde biz hangi değerlerin, ilkelerin sahibi idik; onlara bakmak icabeder. O ilkeler yaşandıkları dönemde işletilen ilkelerdi, kitabîleşmiş ve dolayısıyla zihinlerde yer edinmiş ilkelerdi. Zihinlerde yer edinmiş ilkeler oldukları için de hayata aktarılabiliyorlardı. Yani insanlar an üzerinden istikbali kurarken maziyi gözden çıkarmıyorlardı. Bizim yapmamız icap eden de budur.
Türk kültürü bu bağlamda ele alındığında batı kültürüyle bir takım kesişme noktaları olan ama esasen asla birbiriyle örtüşmeyen bir dünyadır. Birbiriyle kesişen ve ayrışan noktaları belirlemek lâzım.Meselâ herkes yemek yer, doğulu da yer, batılı da yer, ama doğuda yemek yeme tarzı, mantığı ile batıda yeme tarzı ve mantığı ayrıdır. Kesişti ve ayrıştı. Herkes cinsel ihtiyacını giderir. Ama doğuda öyle giderir, batıda böyle giderir. Birisi ona kendine göre ahlâkî bir tavır kazandırır, öteki daha farklı bir ahlak ile bunu yapar.Cinsel ihtiyaçları gidermek bir kesişme noktasıdır. Ama onu şöyle veya böyle kaidelere bağlayarak yapmaları çatışma veya ayrışma noktalarıdır. Birincisi bu. İkincisi bizim batı medeniyetine ve onun anlayışına coğrafî olarak yakın olmamız da bu iki kültürün birbirleriyle olan geçişme noktalarının oluşmasını sağlamıştır. Doğu ve batı probleminin bizde çözülmemiş olmasının arkasında bu yakınlaşmanın sonuçlanmamış olması da vardır. Aradaki sınırın belki kesin çizgilerle belirlenmemiş olması vardır. Bu girişkenliğin sınırı tam belirlenemediği için insanların zihinlerindeki karışıklık devam ediyor. Fakat işin ilginç yanı batı böyle bir sıkıntı çekmiyor. O kendi zihin dünyası içerisinde yaşamaktan memnun ve mutludur. Belki bizde batıya meylin sebebi bu memnuniyet ve mutluluğun hâl-i hazırda bizde olmamasıdır. Sorun bizim iki dünya arasındaki farkı kavrayamamış olmamızdan ve kendimize gereksiz bir girişkenlik alanı açmamızdan kaynaklanıyor. Yani biz kendi kimliğimizi kendinden zuhur ile belirlemek ve muhafaza etmeye çalışmak yerine onu öykünmeci bir mantıkla başka kimliklerle değiştirmeye kalkışıyoruz ve böylesine tehlikeli ve kaygan alanlar doğuruyoruz. Aslında bu gerekli olmayan bir arayış biçmidir ve bu arayış insanları halledilmesi mümkün olmayan sıkıntılara sokmaktadır. 
Şimdi bu birleşme noktalarından ayrı olarak birbiriyle temelde hiç örtüşmeyen iki medeniyetin kültürlerini birbirlerine karıştırmak demek, yeni bir şey ortaya çıkarmak demektir. Fakat bunu batılı istemez. Bizim istememiz lâzım mıdır? Hayır; bizim de istememiz gerekmez. Neden? Çünkü ben hakikatle aramdaki münasebeti sahip olduğum bu değerler üzerinden kuruyorum ve onun doğru olduğunu düşünüyorum. Onun doğru olduğundan şüphelendiğim zaman benim kültürel değerimin varlığından bahsetmem mümkün olmaz; dolayısıyla kimliğimden bahsedemem. Ben bir şeyim, diyemem. O zaman problemin çıkmasının sebeplerini başka yerlerde aramak lâzım gelir. Nasıl arayacağım ki? Dağılmış bir kültür anlayışı var, dağılmış bir medeniyet anlayışı var; olmaz. Dolayısıyla bizim, biraz önce bahsettiğim zihinsel-kültürel olgular bağlamında buradaki kültürle çatışmamız kaçınılmazdır. Şu anda yaşanan da bu çatışmadır.