Bitmeyen Göç

Gösterim: 9926

Makale Dizini

DSC 0361Bu kimlik sorunu nedir? Nedir bunun altında yatan?
Kimlik sorunu şudur aslında: Herşeyden önce [Ben kimim] sorusu felsefî derinliği olan bir sorudur. Kimlik sorununun felsefesini düşünmeden bu işi çözmek mümkün değildir. Bu soru hemen peşinden kültürel değerleri, düşünsel değerleri, zihni değerleri ve yaşam biçimlerini gündemimize taşır. En sona yaşam biçimlerini alıyorum, çünkü düşünce biçimimiz aslında bizim yaşam biçimimizi belirleyen şeydir. Biz nasıl yaşayacağımızı düşündüklerimizle tespit ediyoruz veya nasıl yaşadığımız, bizim nasıl düşündüğümüzü gösterir. Dolayısıyla kimlik bizim düşünce tarzımızın bir ürünü olarak tezahür eden bir şeydir. Kimliği oluşturan unsurlar nelerdir, bunu bilmek lâzım. 
Biz doğudan gelen bir milletiz. Doğudan gelen bir topluluğuz. Doğu ve batı ayrımı ta Asurlar'dan, Sümerler'den beri var. Bu daha sonra Büyük İskender döneminde Ege Denizi’nin sağı ve solu olarak düşünülmüş, çünkü herkes kendini merkez alarak bu ayrımı yapıyor. Asurlar, Sümerler de kendilerinin sağlarını ve sollarını doğu-batı diye tanımlamışlar. Daha sonra Roma merkezli bir dünya algılayışı içerisinde Roma’nın hakim olduğu bölgelerin ötesi doğu, berisi batı oldu. Doğu ve batı artık bir coğrafî farklılığın yanı sıra, bir düşünce farklılığının, bir dünya algılaması farklılığının da adı olmuştur. Bu düşünce farklılığını oluşturan unsurlar hayat tarzlarında kendisini belli ediyor. Tersinden okursak hayat tarzlarımızdaki farklılıklardan düşünmemizin de farklı olduğunu anlıyoruz.  Genelde doğu ve batı medeniyetleri, özelde Avrupa diye işaretlediğimiz batı medeniyeti ile Türkiye’nin de içinde yer aldığı islâm medeniyeti, birbiriyle zaman zaman kesişen, ama esasta ayrışan ve birbirine zıtlaşan iki düşünce alanı demektir. Bunu biliyoruz zaten. Eğer bir benzerlik varsa bu benzerlik onların birbirlerine zıt oluşlarında aranmalıdır. Zıtlar birbirlerine zıtlıklarıyla benzerler çünkü. O buna zıttır, bu ona zıttır. Benzeşen yanları işte bu zıtlıklarıdır. Ama neticede bunlar birbirlerine zıttırlar. Zıtlıkta benzeyiş diye çerçeveleyebiliriz bunu. 
Bir örnekle izah etmeye çalışayım: A meselesinde benim A hakkındaki değerlendirmem ile  onun A hakkındaki değerlendirmesi, her ikimiz de A meselesini konuşuyor olmamıza rağmen farklıdır. Bu kadın meselesinde kendini gösterir, eğitimde kendini gösterir; erkekte kendisini pek fazla göstermez. Göstermemesinin sebebi, aslında batının –bu ifademe belki çoğu kimse karşı çıkacak, biliyorum ama– erkek egemen bir toplum olmasından kaynaklanır. Bizde bu farklıdır, bilinmez. Bizde derken, bizim şu andaki fiili hayat tarzımızda değil; bizim zihin dünyamızın kaynaklarında bu böyledir. Yani medeniyetimizi oluşturan düşünce dinamıklerinde bu böyledir. Uzun bir mevzudur ve işin felsefî derinliklerine dalmak gerekir. 
İşte bu iki dünyanın birbiriyle karşılaşması, onların birbiriyle örtüşmediğinin de ortaya çıkması anlamına geliyor. Örtüşmeyince ve insanlar kimliklerini birbiriyle örtüşmeyen bu unsurlar üzerinden aramaya ve anlamaya kalkınca, bulamıyor, anlayamıyor. Fakat kimliği muhafaza etmek dediğimiz şey, senin doğudan kalkıp batıya gelmiş olman sözkonusu olsa, eğer sen kendi kültürünü bir coğrafi özellikle sınırlamıyorsan, onu bütün bir düşünce dünyası olarak algılıyorsan, yani hakikatle senin arandaki ilişkinin kurulma biçimi olarak değerlendiriyorsan, o zaman, ister doğuda yaşa, istersen batıda yaşa, sahip olduğun kültürün devam ettirilmesini sağlamış olman, kimliğin muhafaza edilmiş olduğu anlamına gelir. Kimlik böyle muhafaza edilebilirdi. Bu açıdan önemli bir sorundur, çünkü insanlar ancak kendi kültürlerinin farkına vardıkları müddetçe hayatlarını anlamlı kılabileceklerdir. Yoksa bir kimliği bir başka kimlikle değiştirmek, zaman içerisinde o kültür mensuplarının kaybolmasına sebeb olur. 
Yeni bir kimlik oluşturmak öyle bir asırda, iki asırda olacak bir şey değil.