Bitmeyen Göç

Gösterim: 9928

Makale Dizini

GOCISTANBULBunu nasıl göze alabildiler? Büyük bir cesaret işi olması lâzım bunun.
Burada kişilerin kendilerine yönelik, dünyalarına ilişkin bir kurmaca da var kafalarında. Yani diyor ki, ben kendimi kurtardığım zaman, bu bana yeter. Neticede bu fukaralık Türkiye’de her yerde olan bir şey değil. Belli katmanlarda parası olanlar da var; yürüyen bir düzen, işleyen bir iktisadi sistem, bir para sistemi var. O dönemde askerin ihtilâl yapmış olması ve ihtilâlin getirmiş olduğu zorluklar da söz konusu ama, yine de Türkiye ayakları üzerinde duran bir ülke. Fakir de olsa, iktisadi kaynaklarını iyi işletemese de bu var. Neticede insanların kendilerine yönelik bir düşünceleri var. Diyor ki, ben gideyim, bir traktöre ihtiyacım var, alıp geleyim. Çünkü bu insanlar kendi memleketlerindeki ekonomik durumun farkında da değiller aslında. Neden? Çünkü sizin birşeyin iyi veya kötü olduğunu bilebilmeniz için bir ölçünüz olması lazım. O ölçü yok. Yani Avrupa'da herkes zengin, parası var falan deniyor ama bu nasıl bir şeydir bilinmiyor. Çünkü o, paralı bir komşusu varsa onu da görüyor. komşusundaki para onun ölçüsü olabiliyor. Yani çok dar anlamda insanlar kendi pozisyonlarını düşünerek böyle bir maceraya atılmak zorunda kaldılar ve kendilerine sunulan bu imkanı değerlendirmeye çalıştılar. 
Bu değerlendirme onları buralara kadar sürükledi. Köyden şehire inmeden, medeniyetin en yoğun olarak yaşandığı iddia edilen bir ülkede kendilerini buldular. Herhalde biz burada yaşıyorsak orada da yaşarız dediler. Neticede yaşadılar da… 
 
Geliş serüvenine dönelim isterseniz... Nasıl gerçekleşti bu? Kanunî düzenlemeler, ön anlaşmalar yapıldı mı veya daha başka neler yapıldı? Devlet onlar için bir ön hazırlıkta bulundu mu meselâ?
Türkiye Cumhuriyeti 1961’de bir işçi mübadelesi sözleşmesi imzaladı denir. Böyle bir yazılı sözleşme yok aslında. 1964’te böyle bir şifahî anlaşmanın yazıya dökülmüş şekli vardır. Ondan önceki anlaşmaların hepsi nota değerindedir. Yani gerekli devlet birimleri arasındaki yazışmalarla ortaya çıkmış bir şeydir. Yoksa Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 1961’de işçiler buraya gelmeye başlamadan önce bir anlaşma yaparak onları göndermiş değil. Bu süreç aslında 1957’de başlamış olan bir süreçtir. Bu tarihte Alman firmaları özel olarak gelip Türkiye’den işçi alıyorlardı. Onların işlemlerini yapıp vizelerini veriyor, onlar da Almanya'ya gidiyorlardı. Yani devletler arasında bir anlaşma falan sözkonusu değil. 1961’de bu, nota düzeyinde halledilmeye çalışılmış, 1964’te de bunun formaliteden bir imza merasimi yapılmıştır. Bu iş ondan sonra resmiyet kazanmıştır. Arada üç yıl gibi bir zaman vardır ve bu süre içerisinde de epey bir Türk işçisi Almanya'ya gitmiştir zaten. Yani fiilî durumu resmîleştirmek için bir imza atılmıştır aslında. 
Demek ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti hadiselerin nereye varacağını zaten başından beri düşünerek ve hesaplayarak hareket etmemiştir.
Bunu, bizi işçi olarak isteyenlerden beklemek de anlamsız bir iştir, bana göre. Zaten o adam kendisinde çalışacak işçi arıyor ve bulduğu zaman, eli var, ayağı var, gücü kuvveti yerinde, pazusu var, bu benim işime yarar, deyip alıyordu. Onun bunu düşünmesine ihtiyaç yoktu. 
Bugün Edirne’den alıp Kars’a gönderdiğin bir adamın bile orada kalacak evi, yatacak yeri, ısınacak sobası var mıdır, diye düşünmek zorundasın. Ama Almanya’ya, yurtdışına işçi gönderiyorsun ve bu işi sadece nota düzeyinde yapıyorsun. Artı, bazı şeyler sizin inisiyatifiniz olmadan gerçekleşiyor zaten. Bu Türkiye Cumhuriyeti’nin daha başından beri yapmış olduğu bir öngörüsüzlük demektir. Bu maalesef oldu. Bunun neticesinde de Türk işçileri buraya gelirken buradaki sosyal haklarının elde edilmesi için epey bir zamanın üzerinden geçmesi icap etti. Çok kötü şartlar altında çalışmak zorunda kaldılar. Çocuk paralarının alınması için bir sürü döğüşler, kavgalar edildi. Buradaki insanların kültürel ihtiyaçlarının giderilmesi için hâlâ bugün sıkıntı çekiliyor. Aradan 50 yıl geçmesine  rağmen, türklerin kendi kimliklerini korumak için gerekli örgütlenmeleri henüz yoktur meselâ. Birbirinden farklı örgütler vardır ve bunlar kendi aralarında, bağlı oldukları siyasî görüşlerine göre mensuplarını bir arada tutmaya çalışırlar. Onların tümünü temsil edecek ve alt kurumlarını sağlamlaştıracak bir yapılanma bugün de yoktur. 
Türkiye Cumhuriyeti maalesef bunları düşünmedi, düşünemedi. Çünkü Türkiye o dönemde siyasi olarak çok kötü bir pozisyondaydı. Devletin zaten yerleşmemiş bir felsefesi vardı ; hatta yerleşmemiş demek doğru olmaz; yoktu. Türkiye Cumhuriyeti, devlet felsefesine malik olarak kurulmuş bir devlet değildir. Bu doğrudur, yanlıştır, kabul ederiz veya etmeyiz ayrı bir meseledir,  ama maalesef benim gördüğüm kadarıyla,  böyle bir muhasebesi yapılmış devlet felsefesi olmadığı için bir takım yapay felsefeler oluşturulmaya çalışılmıştır ki, bunlar da bugün hala tutmuş değildir. Henüz neşv-ü nema bulması için uğraşılan bu tür sunî devlet felsefeleri  devrinde bunları devletten beklemek doğal birşey de değildir.  Zaten beceremezdi. Beceremedi. Beceremeyince de buradaki insanlar kendi üzerlerine düşenin ne olduğunu bilemediler. Meselâ dil öğrenemediler; çünkü günde 8 saat işe giden bir adam, sekiz saat sonra evine gelecek, yemeğini yapacak, bulaşığını yıkayacık, çamaşırını yıkayacak, dinlenecek vesaire… Sonra dil öğrenecek... Biliyorsunuz buraya ilk geldiklerinde aileleriyle birlikte gelmediler. Tek başlarına geldiler. Ne yapacak bu adam? 8 saat çalışacak, para kazanacak, çünkü 2 sene sonra geri dönecek, çamaşır, bulaşık, dinlenme derken siz bu adamdan bir de almanca öğrenmesini isteyeceksiniz. Bu olmaz. Olması için buna o imkânı açmalısınız.