Bitmeyen Göç

Gösterim: 10814

Makale Dizini

Almanya'da 50 yılın felsefesi
Göç kavramı zihinlerde yavaş yavaş yerini almaya başlayan bir durum. Muhtevası henüz açığa çıkmamış bu kavramın tartışılması daha tam olarak yapılmış değil. Esasen göç mü ettik, yoksa göç mü ettirildik, tam olarak belli de değil. Türklerin Almanya’ya gelişlerini bu kavramla izah etmeye çalışmak ne kadar doğru olur? 
Sosyal Politika Akademisi Başkanı Sayın Hasan Ürkmez’le yaptığımız bu söyleşi Almanya’da 55 yılı (2016 itibariyle) geride bırakan insanımızın konumunu bu bağlamda, sadece sosyolojik bir gözlem biçiminde değil, felsefî planda ele alıyor. Doğu-Batı, kültür, anlayış ve yaşam biçimlerinin farklılığının ne gibi sorunlara yol açtığını ve çözümlerin neler olacağını gösteriyor.
Bu çalışmanın mevcut değerlendirmelerden farklı olduğunu okuyunca göreceksiniz.
SPA Halkla İlişkiler Bürosu 
 
Goc1Anlasma
Hikâyenin evvelinden başlayalım isterseniz. Nasıl başladı bu hikâye? Hangi süreçler yaşandı? Bilinenlerin dışında bilinmesi gereken daha başka şeyler var mı?
İsterseniz sorunuzu cevaplamadan önce bir giriş yapayım. Almanya’daki Türklerin konumunu, onlarla ilgili bir dönemi incelemek gerektiği zaman, bunu aşama aşama yapmak gerekir. 
Bu aşamalardan birisi  olgulardır…Daha doğrusu o dönemdeki olguların neler olduğunun tespitidir.  Birtakım değerlendirmeleri yaparken olgulardan yola çıkıyoruz elbette. O olguları tespit etmek, problemin kaynağını bulmuş olmak demek olmadığı gibi, o olguların sonuçlarını bilmek için yeterli de değildir.  Bundan dolayı olguların oluş sebeplerini ve o olgulardan doğacak neticeleri hesabederek düşünmek icabeder. Sorunuzu bu bağlamda ele almak daha doğru olur. 
Türklerin Almanya’ya gönderilmeleri esasen çok boyutlu bir hadisedir… Bunun devlet boyutu var, insan boyutu var, iktisadi boyutu var, siyasal, felsefî boyutları var…
1960larda, ihtilâlden henüz yeni çıkmış olan bir devletin, yerleşmemiş düzeni, bu düzen içerisinde insanların iktisadi zorlukları sözkonusu. 
Bahsettiğim iktisadi zorluklar 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla başlayan, tabir-i caiz ise atalet dönemimizle, bir türlü kalkınamama dönemimizle de ilişkilendirilebilir. Bu dönemde insanların topluca bir sıkıntıya düşmeleri sözkonusu. 
Yıllardan beri gelen bu fakirlik birikimi, sosyal çöküntü birikimi vs… Bütün bunlar,  karşılarına iktisadi zorluklarını halledebilecek bir imkân çıktığı zaman, sadece çalışmak ve para kazanmak imkânı çıktığı zaman, gidilecek yerin mahiyeti hakkında herhangi bir bilgiye sahip olma ihtiyacını doğurmuyor. Doğurmadığı için de insanlar hiç düşünmeden, yahu ben oraya gideceğim ama, kendi bireysel hayatım açısında neyle karşılaşacağım, sorusunu sormadan, fukaralıklarının getirmiş olduğu sıkıntı, onlara böyle bir maceraya atılmayı kolaylaştırıyor. 
Türkler’in Almanya’ya gelmekte bu kadar ısrarlı olmalarının altında sakladıkları bireysel olgu budur. Yani ortada bir yokluk vardı, kültürel bir çözülme vardı; insanlar ne yapacaklarının farkında değildiler ama hiç değilse karınlarını doyurmak maksadıyla buralara  kadar gelmeyi hiç çekinmeden göze alabildiler.