Büyük oluşa doğru…

Gösterim: 788

Hasan Ürkmez

Görünen köy kılavuz istemezmiş.

16 Nisan 2017 ile ortaya çıkan bir gerçek var: Batı’nın bütün itirazlarına ve çırpınışlarına rağmen Türkiye geri dönülmez bir değişimin arefesindedir. İçinde bulunduğumuz bu hâli değişim olarak görmek yerinde bir tespit değil esasen. Bir tekâmül… Olgunlaşma… Doğruya yönelme…

Bütün eksiskliklerimize rağmen murad-ı ilâhî tecelli ediyor.  Zaten başka bir şeyin olması da muhâl. Kendilerini ilâhi iradeye teslim edenler için bu bir bedahattir.

Meşhur sorudur: Quo Vadis? Nereye?

Şu anda sormamız gereken soru da budur kanaatimce: Nereye gidiyoruz?

Bu soru, olanlar bizi nere götürüyor şeklinde anlaşılabileceği gibi nereye gideceğiz veya gitmeliyiz şeklinde de anlaşılabilir.

Soruyu birinci şekliyle düşündüğümüzde vakıalar bizi arkasına takmış, bir yerlere sürüklüyor demek olur ki, sonucu belirsiz bir durumdur. Nereye gittiğimizi ve başımıza ne geleceğini bilmiyoruz anlamına gelir. Sonunda bir felaketle de karşılaşabiliriz, bir mutlulukla da… Daha doğrusu vakıalara müdahalemizin söz konusu olmadığı ve onların akışına göre şekil alacağız demektir. Burada bir değişimden bahsetmek mümkündür; tekâmül söz konusu olamaz.

İkinci şekliyle düşündüğümüzde ise vakıaları yönetme, yöneltme ve yönlendirmeden bahsediyor oluruz. İnsan âlemde eşya ve hâdiseleri teshir etmeye memur kılındığına göre, sorunun bu şekilde anlaşılması hem murad-ı ilâhîye uygunluk arzedecek, hem de insan olarak vazifemizi yerine getiriyor olacağız.

Bundan sonra ne olacak? Yani ne olmalı? sorusu zihinleri kurcalayan bir sorudur. İnsanın düşünme melekelerini devreye sokmak için [sormak] bir zaruret ise yapacağımız/yapmamız gereken şey de Türkiye’nin bundan sonra yapacak olduğu işlere ilişkin olarak düşünülecek olanı akl-ı selim ile bu çerçevede şekillendirmek gerekir.

16 Nisan eğer bir milât olarak kabul edilecekse [nereye gideceğiz] sorusunu doğru olarak cevaplandırmak icap eder.

Türkiye AK-Partinin 14 yıllık iktidarı ile hızlı bir dönüşüm sürecine de girmiş oldu. Bu dönüşümün istikameti henüz tam olarak dillendirilmiş değilse de gelişen olaylar muvacehesinde nereye yöneldiğimizi kestirebiliyoruz. Yani henüz her şey el yordamıyla  anlamaya çalıştığımız bir konumda. Bu değişimin ismi henüz konmamıştır. Daha doğrusu konamamıştır. Bunun elbette uluslararası siyasetle ilgisi olduğu kadar iç siyasetteki hızlı gelişmelerle de alakası vardır. İçerde ve dışarda ittifaklar kurularak bu değişimin önüne geçilmek istendiği aşikârdır. Türkiye’nin son yüzelli yıllık siyasî ve sosyal değişiminin bizi sürekli başkalarına boyun eğme mecburiyetinde bıraktığını gözönüne alırsak, içinde yaşadığımız süreçte, daima muhalefet ederek bu gelişmelerin önüne çıkanların takındıkları tavır üzerinden okumaya çalışsak bile, muhalefet edenlerin bağlı oldukları dünya görüşüne aşinalığımızdan dolayı, tersine bir okuma ile gelişmelerin bizim lehimize olduğunu söylemek mümkündür. Fakat bir şeye taraf olmak, taraf olmayanların yaptıklarının tersini yapmakla mümkün olmaz. Bizzat taraf olduğunuz şeyi izah etmek, onu açıkça ortaya koymak, bir tez olarak sunmak gerekir.

Bu tez nedir? Veya ne olmalıdır? Asıl soru budur. Yüzelli yıldır kendi hayat dinamiklerinin dışında bir dünyanın peşinde koşan Türkiye’nin yeniden kendi öz dinamiklerine avdet etmesi gerekmektedir. Siyaset kendi içinde bir gaye olamaz. Bir gayenin/varılmak istenen bir hedefin siyaseti olur. Sosyal hayat ve içinde barındırdığı her türlü bireysel ve toplumsal eylem devlet dediğimiz üst düzenleyici ana kurum içerisinde siyaset aracılığıyla şekillendiğine göre mutlaka bir gaye etrafında tebarüz etmek/ettirilmek zorundadır.

Bu gayenin muhtevasını bağlı olunan/olunması gereken dünya görüşü belirleyecektir.

Öyleyse geriye doğru bir kaç soru daha soralım: Bu dünya görüşü nedir? Ne olmalıdır? Nasıl olmalıdır? Böyle bir dünya görüşümüz var mıdır? Varsa bunu bize kim anlatacaktır? Nasıl anlatacaktır?

Öyle görülüyor ki, bütün bu sorular açıktadır ve cevaplanması gerekmektedir.

Tekamül öyle kendiliğinden gerçekleşen bir vakıa olamaz. Onu gerçekleştirecek ehliyetli kişilerin bizi yarına taşıyacak fikirlerine ihtiyacımız vardır.

Meselenin düğümlendiği ve üzerinde henüz hâlâ düşünülmeyen ana meseleye böylece gelmiş oluyoruz.

Evinde, okulunda, sokağında, işyerinde, bakkalında, dükkanında, kahvesinde, meydanında, meclisinde, camisinde, düğününde, çarşısında, pazarında, sinemasında, tiyatrosunda, vapurunda, otomobilinde fikrin konuşulmadığı/fikir konuşulmayan bir ülkenin tekamülünden bahsetmek havanda su dövmek olacatır.

Yapılması dereken iş derhal ve behemahal [fikretmeyi] ülke gündeminin birinci sırasına almaktır.

Bunu bilirim, bunu söylerim.