Başkanlık ve gerçeklik

Gösterim: 859

Hasan Ürkmez

Zihinler karışık, fikirler muğlak, görüşler sağlıksız... Gerçeklik anlayışımız hakikatle ilişkilendirilmek yerine olanla sınırlı. Olanı kimin, neye göre ve nasıl inşa ettiğini hesaba katmadan eylemlerimizin doğruluğu veya yanlışlığı hakkında konuşmaktan çekinmiyoruz. Yani ahkâm kesmekten öteye geçemiyoruz.

Türkiye’de olan bitenleri değerlendirirken yaptığımız tek şey bu. Olan ve olması gereken arasında ilişki kurmadan yapılan/yapılacak olan her şeyin eksik kalacağını maalesef hesaba katamıyoruz. El yordamıyla inşa edilmeye çalışılan “başkanlık” sistemine bu eksik gözle baktığımızda ortaya cıkacak olan sorunların boyutunu kestiremeyeceğimizi söylemek kâhinlik olmasa gerek.

“Başkanlık” tartışmalarının ortaya çıkardığı ve başkalarına bağlı olmaksızın belirgenleşen gerçeklik, bizim en azından bir sistem değişikliğine ihtiyacımız olduğunun anlaşılmış olmasıdır. Bu anlamda, bu tartışmaların yerinde tartışmalar olduğunu söylemek mümkündür. Bunun haricinde, –hakikat yalnızca sorular eşliğinde ortaya çıkacağına göre– ileriye dönük bir oluş fikrimizin olmadığı, bir fikrin ortaya çıkmasını sağlayacak soruların âlâ sorulmadığı/sorulamadığı gerçeği varlığını sürdürmeye devam edecektir.

Cumhuriyet Halk Partisi ve onun temsil ettiği çevrelerin bu soruları sorması/sorabilmesi zaten ihtimal dışındadır. Kendisini İttihad ve Terakk’den buyana köle/efendi mantığı çerçevesinde kölelikten yana konumlandıran ve Türkiye’de belli bir zümrenin sözde fikir temsilcisi olan bir partiden beklemek elbette mümkün değildir.

Daryush Shayegan “Yakamıza yapışıp bizi felceden sıkışmaların nedeni, çoğu zaman dünya gerçekliğiyle denk düşmememizdir.” tespitini yaparken eğer bizdeki CHP’yi tanımış olsaydı bu yargısının yanlış olduğunu da anlayabilirdi. Gerçekliğin, olanla sınırlandırılarak, daha doğrusu “olan gerçektir” diyerek olan hakkında yapılacak tartışmalara kapıyı kapatıp kendini olana hapsederek birey ve cemiyet hakkında görüş belirtmek insanın gerçekle değil ama hakikatle ilişkisini kesmek anlamına geleceğini pek rahatlıkla iddia edebiliriz.

Herşeyden önce yapılması gereken bir tespit var: İster taraftar olanlar isterse karşı olanlar olsun, Türkiye’de her iki tarafında paradigmalarının asıl oluşturucusunun batı fikir dünyası veya tabir-i diğer ile modernizm olduğudur.

Hatta bu modernizm entegrist (eklektik de diyebilirdik) bir yapıya sahip. Yani anlaşılamamış, sadece anlamış gibi yaptığımız bir modernizm. Ne varlığa ne de bilmeye ilişkin irtibatlarından haberimiz var.

Tanımadığımız bir dünyanın ilkeleriyle sorun çözmeye çalışıyoruz. Böyle olunca da istidlalî aklı devre dışında bırakmak mecburiyetinde kaldığımız için karşımıza çıkan meselelere, güya çözüm üretirken kendimizi anlamsız kavgaların içinde buluyoruz. Bu kavgaya benzin döküp onu alevlendirmek isteyenlere bulunmaz fırsatlar veriyoruz.

Son iki haftadır mecliste yaşanan lüzümsuz kavgaları biraz bu gözle değerlendirmek icap ediyor. Aklın hiçbir verisini kullanamayan ve “ben herşeye karşıyım abi” mantığından ileriye gidemeyen bir muhalefet karşısında, az buçuk da olsa aklını kullanmaya çalışan ve hem reel’i hem de olması gerekeni hesaba katarak iş yapmaya çalışan bir iktidarın ve onun aksiyoncu liderinin kavgasına dönüşüyor iş. Bunun adı da memleket meselelerine çözüm aramak oluyor.

Şöyle veya böyle, Türkiye’nin başkanlık sistemini devreye sokmak istemesi aslında aklın devreye sokulması olarak da görülebilir. Bu vesile ile aralanacak olan fikir kapısından fikir denizine girme imkânını yakalama fırsatını ele geçiriyoruz.

Bu da bizi sevindiryor.