15 Temmuz: Milletin uyandığı gün

Gösterim: 982

Hasan Ürkmez

21. Asrın, toplumsal değişmelere örneklik teşkil edecek olan en mühim olayı «15 Temmuz darbe teşebbüsü ve yol açtığı toplumsal değişiklikler» başlığı altında mutlaka incelenecektir. Darbeler tarihinin mevzuu olarak değil, sosyolojik ve felsefi açıdan ele alınıp incelenmesi gereken bu olayın, bir toplumun kendi değerlerine dönme isteğini, bu isteğin karşısında olanların eliyle gerçekleştirilmiş darbe girişimiyle, nasıl da kolaylaştırdığını önümüzdeki yıllarda göreceğiz.

Bunu şimdilik bir kenara not edelim.

Toplumsal birlik ve değişime karşı yapılan 15 Temmuz darbe teşebbüsü, dış şekli ile ele alındığında, tasarlayanları ve yapanlarını tesbit açısından şu şekilde tasnif edilebilir:

  1. Bu darbenin planlayıcısı ABD’dir. Bunun böyle olduğu daha ilk günden isbatlanmıştır. Graham Fuller’in darbenin yapıldığı günün sabahı Türkiye’ye gelmiş olması ve avrupa basınında bu iddialarla ilgili yazılar bunun isbatıdır.
  2. Yapanı İngilteredir.Bu konuda tek delilimiz, İngiltere’nin O ZAMAN HENÜZ taze başbakanının hala TATMİN EDİCİ herhangi bir açıklama yapmamış olmasıdır ve tek delil de olsa, ispat için yeterlidir.
  3. Yardımcısı Fransa’dır.Darbe teşebbüsünün hemen ardından, daha dökülen şehit kanları kurumadan, bize demokrasi dersi verip, akıl hocalığı yapmaya kalkması da bunun delilidir.
  4. Destekçisi Almanya’dır.Siyasilerinin kem küm sözlerinin yanısıra topyekün alman basınının ne kadar darbe destekçisi varsa, hepsini birden, Koray Çalışkan’ından Berlin’in Fetöcübaşı Ercan Karakoyun’a ve Cem Özdemir’e kadar, çarşaf  çarşaf meydan yerine çıkarması ve attığı başlıklar da ispat olarak yeter. Can Dündar Hainini baştacı etmesi ve fetöcüleri bağrına basması Almanyayı bizim gözümüzden düşürmeye yetmiş ve artmıştır bile.
  5. Kendisini Hizmet Hareketi diye adlandıran ve tarihte görülmemiş alçaklık ve sahtekarlıklarla insanları sömürdüğü ve beyinlerini yıkadığı Fetullah Gülen ve hempaları da bu operet darbenin tetikçisidir.

İhanetin böylesi asla görülmüş değildir. Kendi milletine, kendi sapık dînî duygularını tatmin etmek isteyen ve gönüllü olarak kendisini gavurlara peşkeş çektirmekte hiç bir beis görmeyen bir sapığın peşinden gitmek ve yine kendi milletine kurşun sıkmak, meclisini bombalamak, polisini öldürmek, zavallı ve hiçbir şeyden haberi olmayan düz askerin hayatını söndürmek hangi aklın ve izanın kabul edebileceği bir şeydir.

Tarihte beyin yıkama olayları hep olmuştur. Fakat böylesi çapta hiç görülmemiştir. Kendi dini(!) adına hiç kimse böylesine habis bir işe teşebbüs etmemiştir. Hiç bir din buna izin vermez. Sahtesi bile...

Kendisini Alemin Efendisi diyerek tanrılaştıran ve kendine tapındıran bir adamın peşinden giden herkesin beyni yıkanmış demektir.

Aksi takdirde kendi arzularını gerçekleştirmek için Avrupa’nın bu iğrenç oyununa katılmak ve esasen kendinden çok Batı’nın aşağılık emellerine alet olmak akl-ı selimin tasdikleyeceği bir iş değildir.

Darbeciler elbette cezalarını görecektir. Hukuk bildiğiniz gibi bu konudaki çalışmalarını olgunlukla sürdürmektedir.

Ancak, bu olayı sadece Fetö’cülerin işi sanmak da safdillik olur kanaatindeyim. Bu olayın elbette ki, Arap Baharı ile ilgisi vardır. Irak’la, Suriye ile, PKK Terörüyle, IŞİD’le ilgisi vardır.

Batı her zaman yaptığı gibi dünya düzenini kendi arkına suyu akıtmak üzere değiştirmek için, kana, katliama müracaat etmiştir ve Türkiye’yi kendilerine uşaklık yapan bir sapığın beyinlerini yıkadığı hempaları üzerinden bu darbeye teşebbüs etmiştir.

Etmiştir de ne olmuştur? Karşılarında topyekûn milleti bulmuşlar ve tırsmışlardır. Milletimizin feraseti ve kahramanca direnişi karşısında ürkmüşlerdir.

15 TEMMUZ DİRENİŞİ BİZE NEYE GÖSTERMİŞTİR. KANAATİMCE ÜZERİNDE DURULMASI GEREKEN ASIL MESELE BUDUR.

Devletler kendilerini kuran iradeden çok bu iradenin muhayyilesinde şekillenmiş olan anlayışların ürünü olarak vardırlar/varolurlar.

Yani bir bakıma zaman içerisinden süzüle süzüle gelen/oluşan veya oluşturulan varlık telakkilerinin sonucu olarak toplumsal hayatın düzenlenmiş şekli demek olan devlet anlayışına ulaşırız ve devletin gerekliliği, vazgeçilmezliği, ona sahip çıkma hissinin oluşması, hep bu varlığa ilişkin bakış açısının birer yansıması olarak karşımızda durur.

Bu bakış açısı, aslında insanın bilgiye ve ligilenmeye yönelik bir eylemidir. Eşyayı ve hadiseleri yorumlama kabiliyetimizin bizi zorladığı «hayatı ve varoluşu anlamlandırma» hissimizin eseri olarak, uzun zamanlar içerisinde geliştirdiğimiz bu anlamlandırmalarımızı bir sistem halinde inşa ettiğimiz varlık anlayışımızın bize kazandırdığı bu bakış açısı ile bütün eylemlerimizi sürdürebilme kabiliyetimizi de geliştiriyoruz.

Hayat, yakından bakıldığında kaotik bir durummuş gibi gözüküyorsa da, makro düzeyde bakabildiğimiz zaman, onun esasen yekpare ve muazzam bir ahank içerisinde işlediğini müşahade ederiz. Bu müşahademizi de yaşadığımız bilgilenme ve şuurlanma sürecinin ürünü olarak inşa ettiğimiz telakkimizin bize kazandırdığı eşyayı yorumlama gücümüzle yapabiliyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunda kendi ontolojik geçmişini belirleyen bilgi edinme yöntemini (Epistemolojisini) inkar ederek inşa edilmiş ve dünyada eşi benzeri olmayan yanlış bir devlet anlayışı ile ortaya çıkmış bir devlettir. Bunu anlamak için Cumhuriyetin kuruluşunda rol alan entellektüel, siyasi, dini, iktisadi vs. bütün kadrolarının zihin dünyalarına göz atmak yeterli olacaktır. Güya Mevlevi Falih Rıfkı’sından İslamcı Şemseddin Günaltay’ına, laik İsmet İnönü’sünden, dinsiz Hamdullah Suphi’sine kadar bu kadroda, ister taraf, isterse karşıtaraf olarak yer alsınlar, tüm aydınlarımızın bireysel kabiliyetlerine rağmen içtimai bir kabiliyet ortaya çıkaramamış olduklarını göreceklerdir.

Bugün «milli mutabakat» kavramının 15 Temmuz’dan sonra ağızlardan düşmemesine rağmen, kuru bir söylemden öteye geçemediğini dikkate alacak olursak, Cumhuriyet’in kuruluşundaki bu aymazlığın CHP’nin başında bulunan Kılıçdaroğlu üzerinden sembolleşerek halen devam ettiği görülecektir.

Bir memlekette, o memleketin yalnızca Reis-i Cumhur’unun canhıraş çabaları ile gerçekleştirilmek istenen yeniden yapılanmanın istikbaline dair derin endişelere kapılmak hakkımızı mahfuz tututuyoruz.

Aydınlarımız geçmiş, an ve geleceği birbiriyle irtibatlandırmak için yeni bir «tespit, tahlil, terkip, teklif ve tatbik» sürecinin, evvela ilmi altyapısını yeniden inşa ederek bir usul sahibi olmadıkları müddetçe, 15 Temmuz gibi vahim hadiselerin yeniden yaşanmayacağını kimse garanti edemez.

Son 250 yıldır gerçekleşen vakıaların doğru tespitlerini yapamamış ve onları, kullanılabilecek sağlam malzemelere dönüştürememiş olanlar, bu malzemenin hangisinin nerede, nasıl ve niçin kullanılması gerektiğini de bilemeyeceklerdir. Yani eldeki malzemeyi kullanamayacaklar, onu sınıflandırıp bir sonraki aşamada yapmaları gereken terkiplerinin tahlil edilmemiş malzemelerinin hammalı olmaktan kendilerini kurtaramayacaklardır. Nitekim şu andaki durum da bundan ibaret gibi gözükmektedir.

Böyle olunca terkip, teklif ve tatbik alanları hakkında konuşmak kimsenin aklına bile gelmemektedir.

Üzerinden tam 365 gün geçmesine rağmen işi sosyolojiden öteye aktaramayan bilgiç bilim adamlarımız var. Aynı ayarda siyasetçilerimiz var, aynı kıvamda STK’larımız var.

Bir konuya açıklık getirelim:

Terkip ve Tahlil bir laboratuvar işidir. Terkip en uç noktada mühendislik işi olduğundan atölye/fabrika işi iken, teklif spekülatif/fikri bir terkip alandır. Tatbik ise laboratuvardan ve atölyeden geçen malzemenin, bu fikrin terkip alanından realiteye aktarılması ve işletilmesi olarak karşımıza çıkar. İşin en zor yanı da burasıdır.

Spekülatif olanı pratiğe dökerken nasıl bir yöntem uygulamalıyız ki, ortaya fikir ve eylemin birbiriyle uyum içinde olduğu bir dünya inşa edebilelim? Burada, bu iki unsur arasında bir tranformatör vazifesi görecek yeni bir düzeneğe ihtiyaç vardır. Bu düzenek, elimizdeki sağlıklı malzeme ile fikrin inşasını gerçekleştirmek için gerekli bütün insani faaliyetlerimizi içine alır ve bizim, bir yandan mutlak iyi, güzel ve doğruya ulaşma arzumuzu diri tutarken, diğer yandan, tranformatörümüz işlediği müddetçe aldığımız şonuçlar tatbik sürecinin devreye sokmuş olacaktır.

2019’da devreye girecek olan Başkanlık Sistemiyle Cumhurbaşkanımızın hedeflediği de budur.

15 Temmuz’da yaşadıklarımız bütün lüzumlu ve lüzumsuz detaylarıyla bize göstermiştir ki, hayata bakışımızda, devlet anlayışımızda, birbirimizle münasebetimizde, bahsettiklerim muvacehsinde büyük bir sıkıntı vardır. Fetullah Gülen içine düştüğü bu ihaneti ile bize de büyük bir ders de vermiştir.

İyi ki, Tayyip Erdoğan gibi dev bir aksiyon adamımız var. Ne mutlu ki, arkasında koskoca bir millet var. Böyle bir lidere sahip ve peşinden giden böyle bir milletin evladı olmak şerefi bize yeter.

Yarın elbet bizin elbet bizimdir.
Gündoğmuş Gün batmış ebed bizimdir.