Modernizm dünyaya bakışımızı değiştirdi.

Gösterim: 1343

Hasan Ürkmez

Herşeyi izafi gözlerle seyrediyoruz artık. Mutlak olanla aramızda kurduğumuz ilişkinin koparılması bizi dünyaya sığ/yüzüysel/derinliksiz bakar hale getirdi. Herşeyi bir sebep sonuç ilişkisi içerisinde izah etmeye kalkmamızın elbetteki bir anlamı var; buna itiraz etmiyorum, fakat bu sebep sonuç ilişkisini dar anlamından daha geniş bir alana yaymaya kalktığımız zaman bu ilişkiyi doğruan sebep hakkında da bizi malumat sahibi kılabilecek olan nedir sorusunu bir türlü soramıyoruz artık modernizm sayesinde. Herşeyi pragmatist sınırlar içerisinde izah edecek noktaya getirip bırakıyoruz.

 

 Pragmatist, yani menfaat düzleminde insan-insan ilişkilerinden doğacak olan ahlâkın hesaba katılmadığı bir durum...

Oysa kadim medeniyetlerin neredeyse tümünde en önemli hareket noktası insanın ahlâklı olması üzerine inşa ediliyor. Ahlâklı, yani tabii olana uygunluk... Buna fıtrata uymak halinin aranması ve yakalanması da diyebilirsiniz.

Ahlâklı toplumların en büyük özelliği hiç bir işlerini menfaat üzere inşa etmemeleridir.

Kadim toplumların merkezinde insan-insan, insan-toplum, toplum-toplum ve insan-varlık ilişkilerini belirleyen esas umde ahlâk iken, modern insanın hayatında bu ilke sadece insanların birbirleriyle olan bireysel davranışları üzerinden ele alınıyor. Bu yüzden de varlıkla aramızda kurulması gereken ilişki bir türlü kurulamadığı gibi içtimai bir tesanüdün sağlanması da mümkün gözükmüyor. Varlıkla ilişkisini belirleyemeyen insanın kendisiyle ve kendi hemcinsiyle kuracağı ilişkide bir nisbet noktası bulmasını da engelliyor.

Bireysel akıl tek başına hareket ettiği zaman doğruyu bulma şansına asla sahip değil. Herkesin tek başına hareket ettiği zaman birbirleriyle olan ilişkilerde ortaya çıkacak olan sadece kaostur. Düzen akıllar arasındaki irtibatın sağlanması ile elde edilebildiğine göre yukarıya doğru tırmanıldığında ister istemez bir tekliğe doğru yönelmek zorunda kalacaktır:

Akıl, üstün akıl, mutlak akıl... Ahlâk ile akıl arasında yakın bir irtibat var. Akıllı insan ahlâklı insandır diyebileceğimiz gibi ahlâklı insan akıllı insandır da diyebiliriz. Ahlâk bizi akıl sahibi kıldığı gibi akıl da bizi ahlâklı olmaya zorlar.

Ehl-i Hikmet genel hatları içerisinide ahlâkı üç kategoride ele alıyor:

1. İlm-i Ahlâk

2. Tedbir-i Menzil (Aile Yönetimi)

3. Siyaset-i Mudun (Devlet Yönetimi)

Bu üç kategori ameli hikmetin mevzuudur ve buradan elde edilecek sonuç bizi adil kılacaktır. İlm-i Ahlâk her ne kadar ayrı bir kategori imiş gibi gözükse de diğer iki kategori ahlâk ilminin tamamlayıcı cüzleri olarak görülebileceği gibi devlet yönetiminde, dolayısıyla toplumun tüm katmanlarında, adil olabilmek için bireyin ahlâkıyla ilgilenen ahlâk ilmi ile aile yönetiminde takip edilecek ahlâkî ilkeler temeli oluşturmalıdır/oluşturmaktadır.

Bugün siyasetin geldiği noktaya bu kısa teorik bilgilerden hareket ederek bir göz atalım:

Siyaset artık bütün alavere ve dalaverelerin normal karşılandığı bir alan haline gelmiştir. Bu yüzden de toplum büyük adaletsizliklerle karşı karşıya kalmaktadır ve derin bir ızdıraba razı olmak zorunda bırakılmıştır.

Bu anlayış elbette kendiliğinden oluşmuş değildir. Batının (modernizmin de diyebiliriz) salt menfaatler üzerine oluşturduğu ve ne aileyle ne de devletle irtibatlandırdığı ahlâk anlayışına bağlı olrarak ikame ettiği bir dünya görüşünün ürünü olarak vardır.

Örneğin dış politikada adaletli olmak lâzım değil midir? Sadece menfaatler üzerinden yürütülen dış politikalarla devletler birbirleriyle sürekli sürtüşmekten başka hangi sonucu alabildiler bu vakte kadar. Batının dünyaya tam bir egemenlik sağlamasından bu yana iki dünya savaşına ve yüzlerce bölgesel savaşa ve kargaşaya katlanmak zorunda kaldı insanlık.

Milyonlarca insan bu bozuk ahlâk anlayışından dolayı yerlerinden ve yurtlarından edilmiş durumdadır. Ülkelerin mülteciler yüzünden birbirlerine dalaşmaları aslında bir ahlâksızlığın su yüzüne çıkmış olmasından başka bir şey değildir.

«Dış politikada dostluklar değil menfaatler önemlidir» şeklinde ilkeleştirilen durum sadece bir ahlâksızlık halidir. Bunun nasıl biradaletsizliğe yol açtığını ve insanların ne derin acılara katlanmak zorunda kaldıklarını hergün apaçık bir şekilde yaşıyoruz.

Birleşmiş Milletler, tüm uluslararası askeri oluşumlar, dünya devi sanayi kuruluşları yalnızca bu ahlâksızlığın birer ürünü olmaktan öteye geçemiyorlar.

Üretim tüketim ilişkilerinin insanın ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulu olduğunu söyleyebilir miyiz? Ekonomideki ilke şu: İhtiyaçlar sonsuz, kaynaklar kısıtlı. Kaynaklar kısıtlıysa bu kadar üretim için bu kadar kaynağı nereden buluyorsunuz, diye soran yok. Buradaki tuhaflık görülmüyor. Bu anlamda topyekûn kapıtalizm bir ahlâksızlık üretme ve adaletsizlik yayma modelinden öteye geçemez.

İnsanın mutluluğu kapitalizmde/modern dünyada bu yüzden asla mümkün görülemiyor.

Yazının başlığını hatırlayalım: Modernizm dünyaya bakışımızı değiştirdi.