Saçı uzun aklı kısa

Gösterim: 4549
Akıl ve ruh bağlamında bir atasözünün tahlili
I.
Gelenekle... (*)
Geleneklere bağlı olduğumu söyleyebilirim. Ne ki bu bağlılık salt geleneklerle yaşadığım, onları hayatımın hakim unsuru kıldığım anlamını taşımıyor.
Gelenek karşıtlarının anladığı bir manada geleneği kabul etmem bir yana, onların gelenekten anladıkları şeyi gelenek diye isimlendirmek büyük bir ayıp ve bir anlayışsızlık göstergesi zaten. Onlar toplumda ne kadar dejenere olmuş güncel ve tarihî unsur varsa, bunların hepsini birden gelenek zannediyorlar.
Geleneğin en son sırada da olsa, hukukun oluşmasında bir yer işgal etmesi bir yana, negatişikleri içeren bir anlam taşımadığı akl-ı selim sahiplerinin bildiği basit bir bedahat. Gelenek, cemiyetin ana dinamiğini belirleyen anlayışla -ki hukuk da zaten bu anlayış üzerine kurulur/kurulmalıdır- doğrudan ilişkili olarak geliş/tiril/en bir alt anlayış ve yaşayış biçimidir ki, ana anlayış merkezinin mücerredlikten müşahhasa döndürülmüş ve süreklilik kazandırılmış olmasını ifade eder. Gelenekte «zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız» ölçüsünün ruhunun varolduğunu sezebilmek lâzımdır.
Müslümanların bir kaç yüzyıldan beri egemenliklerini kaybetmeye, daha doğrusu anlayışlarının egemenlik alanlarının yalnızca vicdan işi olmaya başlamasından bu yana, merkez anlayışa bağlı olarak geliştirdiği gelenek gibi alt-anlayışlarında da önemli ölçüde çarpıklıklar ve sapmalar ortaya çıktı. Başıboş kalan gelenek anlamını, kendi geliştiği ortamların dışındaki, kendine yabancı başka üst anlayış alanlarında aramaya koyuldu. Bu farklı alan içinde de kabul edilemeyecek anlamlara büründü.
Gelenek en sağlıklı gelişme ortamını toplumunun bağlı olduğu  üst anlayışa, yani varlık, oluş  ve insan görüşüne bağlı olarak buluyor. Bu açıdan herhangi bir müstakillik sözkonusu değil gelenek için. Bu yüzden de bir doğu veya batı, islâm veya hıristiyan yahut yahudi geleneğinden, hatta aynı merkezî anlayışa sahip olmalarına rağmen coğrafyalara bağlı olarak geliştirilen algılama biçimlerine göre de bir türk, arap, fars veya alman, fransız, ingiliz geleneğinden bahsetmek mümkün oluyor.
Geleneğin toplumlara, kavimlere ve cemaatlere göre şekillenmesi veya şekillenmiş olması, bağlı olduğu  üst anlayış mihrakının kendi üzerlerindeki hakimiyetleri sürmek kaydıyla, varolduğu sürece parça unsurların (türk, fransız, karadenizli, bavyeralı gibi) kendi parça bütünlükleri içinde bir kendine görelik -kendine göre alt anlayış- biçimini geliştirmesine yol açar. Esasen böyle bir gelişme de kaçınılmazdır. Keyfiyetin fertten cemiyete doğru ilerleyen gelişme biçimini gözönünde bulundurduğumuz zaman, bunun bu şekilde olması gerektiği de kendiliğinden ortaya çıkar. Ferde kadar indirilebilecek bu durum eğer böyle olmayacak olsaydı ferdî ve içtimaî keyfiyetlerin, buradan başlayarak medeniyetleri oluşturan keyfiyetin doğması ve fertlerin şahsiyet, cemiyetlerin ve medeniyetlerin de süreklilik kazanabilmeleri mümkün olmazdı. Diğer yandan yaradılıştaki farklılıklarımız -herşeyin zıddıyla kaim olması, yani hiçbir şeyin bir başka şeye benzememesi- de bu görüşümüzü doğrular mahiyettedir.
Allah Kur’an-ı Kerim’de insanları kavim kavim yarattığından bahsediyor. İnsanları yani tek tek keyfiyetleri, kavim kavim, yani tek tek keyfiyetlerin bir araya gelmesinden doğan ortak bir keyfiyetle yarattığı anlamını da taşıyabilir bu ayet. Mü’min ve kâfir, yani birbirine zıt iki keyfiyet söz konusudur burada. ‹nananlar, inanmayanlar; yani mü’min artı mü’min eşittir inananlar ve kâfir artı kâfir eşittir inanmayanlar. 
Matematik dille anlatmaya devam edersek keyfiyet artı keyfiyet eşittir keyfiyet. Burada iki keyfiyet bir araya geldiğinde neden keyfiyetler oluşmadığı, oluşan yeni keyfiyetin tek ve kendisini doğuran keyfiyetleri içerdiği ama onlardan farklı olduğu herhalde anlaşılıyor. Çünkü varlığın varoluşundaki mayası ve yapısı bundan başkasına izin vermiyor. Bu izahın da psikolojik ve sosyolojik bir boyut kazandığının altını çizelim böylece.
 
II.
Saç Uzun Akıl Kısa
Okuyucu yazının başğıyla buraya kadar anlatılanlar arasında bir bağlantı kurabildi mi, bilmiyorum. Kuramayanlar için şunu söyleyelim:
Saçı uzun, aklı kısa deyimi, kadınlar için kullanılan bir deyim veya atasözü. Aslı: Saç uzun, akıl kısa...  Aslıyla bir hâli anlatan bu ifade uğradığı değişim sonucunda tamamen farklı bir düzlemde algılanır olmuş. Bunu duyduğunuz zaman kadınsanız sinirlerinizin nasıl bozulduğunu ve aşağılanmış olduğunuz duygusuna kapıldığınızı anlıyorum. Erkekseniz, kadınlar üzerinde zorbalığa giden bir egemenlik hakkına sahip olduğunuz zehabına düşğünüzü görüyorum. Oysa durum her iki cinsin sandığının tam aksinedir. ‹ster bugün kullanıldığı biçimiyle, isterse asli şekliyle kullanılsın, her iki durumda da günümüz insanının ona yüklemiş olduğu anlam değişmiyor.
İki taraf da yanılgı içindedir bugün bu deyim karşısında. Bu yanılgının sebeplerini yukarıda gelenekle ilgili olarak anlattıklarımızdan çıkarmak mümkündür. Biraz daha pratik bir dille izah etmeye çalışalım, bunun neden bir yanılgı olduğunu:
1. Bu atasözü bizim geleneğimizin bir ürünüdür.
2. Yine bu tabir, «bugünkü anlayış biçimi»ne bağlı olarak yorumlanıyor.
3. El-an anlam olarak doğrudur ama bugün anlaşıldığı anlamda değil.
İsterseniz cümleyi ameliyata yatıralım ve unsurlarını şöyle bir inceleyelim: Saç, uzun, akıl, kısa kelimeleri bu sözü oluşturan dört terim. Dört terimden oluşan bu cümleyi evvelâ dilbilgisi kaidesince inceleyelim. «Saç(ı) uzun, akl(ı) kısa» tamamlanmış bir cümle değil; yarım bırakılmış. Cümleyi tamamlamaya kalktığımız zaman ortaya değişik tam cümle biçimleri çıkabilir.
Örneğin:
1.Saç(ı) uzun olanın akl(ı) kısa olur.
2.Saç uzun ise akıl kısadır.
3.Saç uzun olmalıdır, çünkü akıl kısadır.
4.Saç uzun olmalıdır, yoksa akıl kısa olur.
5.Saç uzunakıl kısa(dır).
Tek başlarına ayrı ayrı anlamlar taşıyan dört terimden çıkaradığımız bu beş tam cümleye bir göz attığımız zaman, deyimin beş ayrı anlam kazandığını görüyoruz. Her ne kadar anlamlar birbirlerine yakınsa da nüanslardan dolayı anlamlarda da bir farklılaşma vardır. Bu cümleler içerisinde kendisine en az ek ilave edileninin beşinci cümle olduğuna okuyucunun dikkatini çekmek istiyorum. Geriye kalan dört cümlede ise hem ekler fazlalaşş hem de araya yeni kelimeler girmiştir. Bu da cümleler arasındaki anlam farklılıklarını doğuran önemli bir etkendir. Yine ilk dört cümlede aklın kısa oluşu saçın uzunluğuyla bağlantılıdır. Beşinci cümlemiz ise iki ayrı hâlin yanyana getirilmiş şeklidir. Beşinci cümleden iki ayrı cümle oluşturabiliriz ve oluşturulan bu cümleler kendi başlarına bir anlam bütünlüğü oluşturan tam cümle olarak kalırlar: 1. Saç uzundur. 2. Akıl kısadır.
Tek tek terimlere gelince: Semantik açıdan bu dört terim içirisinden birincisini biliyoruz. Bu herkesin bildiği, başın üzerini örten tüylerdir. Uzun kelimesinde de anlaşılmayacak bir şey yok. Dördüncü kelimeden murat «uzun»un zıddı anlamına değil de «fazla»nın zıddı olan «eksik»tir. «Yani saç(ı) uzun akl(ı) eksik» denmek isteniyor.
Üçüncü kelimemiz «akıl»dı. Zaten işin odak noktası da bu kelime üzerinde düğümleniyor. Bu ifadede en bilmediğimiz unsur akıl terimidir. Burada akıl teriminin ne olduğuna geçmeden şunu sormak istiyorum:
1. Saç ve saçın uzun olması ile anlatılmak istenen nedir?
2. Akıl ile anlatılmak istenen nedir?
3. Neden saç ile akıl gibi ilk bakışta birbiriyle ilgili görülmeyen iki terim kullanılmıştır?
4. Kısa-eksik akıl olur mu?
5. Eğer akıl eksikse, aklın eksik olan yanını bir başka şey tamamlıyor mu? Tamamlıyorsa, tamamlayan bu şey nedir?
Şimdi bu sorulara kelimelerin hem semantik (anlam-bilim) hem de etimolojik anlamlarını bir arada gözönünde bulundurarak bir cevap arayalım. Burada okuyucunun dikkatini çekmek istediğimiz bir nokta var: Kesinlikle cümlenin vulger/halk dilinde anlaşıldığı biçimi üzerinde durmak istemiyorum. Zaten amacımız halk dilinde kullunılan anlamın yanlış olduğunu ortaya koymaktır. Bunu yaparken de ister istemez kelimelerin etimolojisi ve semantiğinden yola çıkarak bu sözün ne anlama gelmesi gerektiğini veya gerçek anlamının ne olduğunu irdelemek lâzımdır.
Kadın saçı bütün toplumlarda evvelâ bizzat kadın için, ondan sonra da edilgen olarak erkek için önemlidir. Kadınların hemen hepsinin neden saçlarına özen gösterdiklerini sanıyorsunuz? Sırf erkeğe güzel görünmesi için mi? Hayır. Fıtrat bu olduğu için. Gelenek bu fıtratı gördüğümüz, bildiğimiz, kavradığımız için kadın saçına dair olgular çıkarmıştır ortaya: Sırma saçlı, lüle lüle,  saçının teli, lepiska saçlı gibi... Bu erkeğin fıtratında da var ancak ön plana çıkışı kadında.
Fıtratta zaten önemli olan saç aynı zamanda güzeldir de. Belki de güzel olma özelliğinden dolayı, güzelin zarar görmemesi için örtülmek, saklanmak, korunmak zorundadır. Aynı zamanda zarar vermesin diye de yapılmalıdır bu.
«Güzel»in sanat ve estetikle, sanat ve estetiğin de his ve sezişle alâkalı olduğu medeniyetlerin kabul ettikleri ortak bir anlayıştır.
Güzelle alâkalı bu önemli notu düştükten sonra, sözkonusu atasözünde en az anlaşılan kelime olan «akıl» kavramı üzerinde durmak istiyorum.
Akıl iki büyük medeniyetin (islâm ve batı) asırlardır birbirleriyle kapıştıkları ve hâlen de üzerinde kavgalarını sürdürdükleri anahtar bir kavramdır. Her iki medeniyet bu kavramdan farklı farklı şeyler anlamışlar. Hatta bu medeniyetlerin kendi müntesipleri bile kavram üzerinde zaman zaman anlaşmazlığa düşşlerdir. Batı kendi içinde bu kavgayı hâla sürdürüyor. ‹slâm ise uğramış olduğu inkıraz nedeniyle bugün bu kavram üzerinde maalesef pek durmuyorsa da geçmişte sürdürmüş olduğu tartışmalardan anlaşıldığı kadarıyla aşağı yukarı umumî bir konsensüsü kendi içinde sağlamış gibidir ve bu açıdan da batı karşısında avantajlı durumda bulunmaktadır.
 
III.
Kendi penceremizden ratio:
Batı,  islâmın akıl kavramından anladığı manayı yüklemez akla. Onun yerine «ratio» kavramını kullanır. Akılla ratio yüklendikleri anlam itibariyle kesiştikleri ortak noktaları olmasına rağmen, birbirleriyle bire bir olarak örtüşmezler. Ratio kavramının bize «akıl»ın karşılığı olarak geçmesi uğradığımız düşünce inkırazının en belirgin biçimi olan taklid etme psikolojisinin bir sonucu olmuştur. Bu yüzden ratio ile akıl kavramlarını yanyana kullanmak fikrî açıdan doğru değildir.
Hiçbir şeyi anlamadan her şeyi anlamış görünme abesliğinin bir neticesi olarak ratio akıl diye tercüme edilmiş. Kendi düşünce dünyamızın değerleriyle yüklü akıl kavramın içini boşalttıktan sonra yerine rationun anlamını dolduruvermişiz. Hayatımızın bugünkü umûmî manzarası da budur: Kendimize ait kavramların içini başka kavramların anlamlarıyla doldurmuş olmak…
Kendi ana anlayışlarını yitiren toplumların kaçınılmaz akibetidir bu. Egemenliğinizi bir kez elden yitirdiniz mi, diğer egemen güçler sizin egemenlik alanınızı doldurmakta gecikmeyecektir hiç bir zaman.
Geriye doğru tarihsel bir hatırlatma yaparsak bizim geçmişte akıldan anladığımız manaya doğrudan tekabül edecek bir kavramı yoktur batının. Oysa batıda ratio olarak ifade edilen mananın bizde bir karşılığını bulmak  mümkündür.
Batı ratiocudur yani rasyonel. Bu bir bakıma eşya üzerine tahakküm kurma ve onu insanın salt dünyevî menfaatleri doğrultusunda kullanma anlamına geliyor. Bu cümleden yola çıkarak ratioyu eşya üzerine tahakküm kurduran ve insanın dünyevî menfaatleri doğrultusunda kullanmasını sağlayan hasse olarak tarif edebiliriz. Rasyonel olmak birkez amaç haline geldi mi, anında madde alemiyle içiçe olmuşsunuz demektir. Herşeyi ratioya bağlı olarak düşünmeye başlarsınız. Yani ele avuca sığar olan üzerinde yoğunlaşırsınız. Oysa evrende ele avuca gelmeyen ve insanlara öyle ahım şahım bir menfaat de sağlamayan, ancak varlıklarını ispat edememesine rağmen inkâr da edemediğinden kabul etmek mecburiyetinde kaldığı bir yığın olgusu var batının. Bugün batının zorlanarak bulduğu parapsikolojik olguların ele avuca sığdırılabilir hangi yanı var? Ama red de edilemiyor bu olgular. Ruh hastalarına karşı yıllardır uygulanan tıbbî yöntemlerden yavaş yavaş uzaklaşabilmenin yollarını arıyor batı ve artık kimi ruh hastalıklarının sebebinin insandan kaynaklanmadığını ve hastaya kendi dışında birtakım varlıkların musallat olduğunu kabul ediyor.
Batı ratioyu hep bu alanlarla ilgili olarak gördü. Metafizik konulara el attığında bile onu dünyevîleştirmenin yolunu güderek kendini o konuların dünyası içine sokmaya yol bulamadı. Çünkü ratio böyle bir şeye müsaade etmiyordu. Herşeyi dünyevîleştirmenin ve ondan insan menfaatine bir pay çıkarabilmenin yolunu açıyordu kendine. Onu buldu ve bugün artık batı insanının da bizzat şikayetçi olduğu konuma geldi.
 
IV.
Akıl üzerine mütalâalar
Aklın (bizde) etimolojik anlamı «bağ» «iki şeyi birbirine bağlayan» demek. Bu anlamdan yola çıktığımızda aklın sadece ve sadece bir alet olduğu anlaşılır. Akıl hiç bir zaman özündeki bu mananın dışında işlev göremez.
Ancak bu onun basit bir alet olduğu anlamına da gelmez. İnsanın kendini ve hayatı anlaması için gerekli en önemli alettir akıl. Müşahhaslar arasındaki bağlantıyı ve onların birbirleriyle olan ilişkisini ortaya koymaya yaradığı gibi mücerredler arasındaki bağlantıyı da kurmaya yarar. Sadace bununla da kalmaz.
şahhasla mücerred arasındaki karşılıklı ilişkileri onunla kurduğumuz gibi, geniş anlamıyla hadiseler arasındaki ilişkilerin insanla olan bağlantısının ortaya koyulması için de akıl gereklidir. Bunu yaparken akıl için gerekli yığınla yardımcı unsurlar vardır. Hayâl, tasavvur, beş duyunun yardımı akla kuracağı bağ konusunda sürekli malzemeler taşırlar. Çünkü akıl malzemenin üretilmesi gibi bir görevi yüklenmiş değildir. Dolayısıyla ona bu malzemeyi verecek olan yardımcı unsurların varlığı da bu yüzden mecburîdir. Aksi takdirde aklın bu malzemeleri kendisinin üretmesi gerekir ki, bu da aklın tarifine bağlı olarak imkânsızdır.
Akıl (aletinin) bağlama işini yaparken gerçekleştirdiğşey ise insanın muhayyîlesinde şekillenen şeyin şekillenmesini sağlayan unsur, öğe, alet, bir nevi transformatör, müşahhası olduğu gibi (neyse o olarak) algılayan, mücerredi de, ister zihinde isterse görünür alemde olsun müşahhaslaştıran aygıt rolünü oynamasıdır.
Burada müşahhaslaştırmayı bir şeye cismanî boyutlar kazandırmak olarak anlamamak lâzım. Zira düşündüklerimiz hiçbir zaman cismanî şeyler değildirler. Müşahhastırlar, yani nev-i şahsına münhasır bir şahsiyet sahibidirler. Cismanî olmayan ancak tasavvur yoluyla bir şekil kazanmış olan şeylerdir. «Düşüncelerin şekillenmesi» dediğimiz zaman kastettiğimiz de budur.
Akıl konusunda özellikle ehl-i tasavvufun yorumlarının yanı sıra fıkıhçıların ve kelâmcıların, kısmen islâm felsefecilerinin görüşleri tahlil edildiğinde sonuçta tümünün aşağı yukarı aynı noktalarda mutabakat sağladıklarını müşahhade ederiz.
Soru: Yapılan bu izahlardan sonra önümüze birtakım yeni soru kapılarının açıldığını görürüz: Öyleyse bu zamana değin akla biçilen yüce konum, onun bizi hakikate ulaştırdığı vs. gibi görüşler hakkında ne diyebilirsiniz?
Cevap: Deriz ki, evvelâ aklın bir bağ veya alet olduğu, onu bir transformatör olarak görmemiz gerektiği bizzat kelimenin etimolojik anlamından yola çıkarak kesindir. Bunun böyle olması aklı itibara almadığımızve ona ehemniyet vermediğimiz anlamına gelmez. Bunu buraya  kadar yapılan izahlardan çıkarmak mümkündür. Yukardakilere ek olarak şunları söyleyebiliriz:
Eğer akıl olmasaydı insan insan olduğunun farkına varamazdı. Eşyayı (yani şeyleri, ki şeyler dediğimiz zaman kâinatta cereyan eden tüm olayları ve eşyayı kastediyorum) tasnif etme imkânı doğmaz, dolayısıyla ilmî tekamülü sağlayamazdık. (Burada batının aslında ilmî tekümülü sağlamadığı, görüntüdeki çokluğun ve çeşitliliğin ilmî tekamül demek olmadığını belirtmek lâzım.) Görünür ve hislerle algılanabilir olan alemde çok yönlü düzeni kurmamaz ancak akılla mümkün.
Aklın bizi hakikate ulaştırdığından bahsettiğimiz zaman, bunun «insan, aklı aracı yaparak hakikati arar; onu ya bulur veya bulamaz» demek olduğunu anlamamız lâzım. Akıl bizi bir yerlere ulaştırır ama onun bizi ulaştırdığı şeye, «Hakikat budur!» diyebilir miyiz?
Eğer hakikat aklın üzerinde bir şeyse aklın onu anlayamayacağı, çünkü onu kuşatamadığı da ortaya çıkar. Aklın mahiyetini anlayamadığı ancak varlığını bildiğşeye «Hakikat budur!» demesi ne derece doğru olur? Böyle bir şeyi yine bizzat aklın kendine koyduğu kıstaslara dayanarak diyebilmek mümkün değil.
Öyleyse aklın bizi hakikate yönelttiğini söyleyebiliriz ancak bu yöneltmenin neticesinde bizi ulaştırdığı şeyin hakikat olup olmadığı hakkında kesin bir kanaat sahibi olamayız. Ulaşğımız bir şeyin hakikat olup olmadığını bilmemiz için bir başka şeye ihtiyacımız vardır. Bu da sezgilerimizdir. Sezgilerimiz ise ilham ve keşif yoluyla bize ulaşan şeylerdir.
Demek ki tek başına akıl ile hakikati bulmak mümkün değildir. Akıl ile bulduklarımıza ilham ve keşfi ekledikten sonra bulduğumuz yeni şeylerdir ki, hakikattir. Akıl ile bulduklarımız ise belki ancak parça hakikatlerdir. Parça hakikatler de hakikatin tümünü kuşatmadığından çok çabuk elden çıkabilirler ve çabalarımızı boşa çıkarırlar. Felsefeyi, sürekli kendinden öncekileri çürütücü olma gibi bir özelliği itibariyle buna bir misal olarak gösterebiliriz.
«Biz, akıl ve hakikat» kelimelerinden oluşan cümleyi yeniden düşünürsek aklın bizi hakikate yaklaştıran bir cevher olduğunu ancak hakikati bulamadığını anlarız. «Hakikati akıl ile buluruz.» ile «Hakikati akıl bulur.» ifadeleri iki ayrı anlam taşırlar ve bu anlamlar birbirlerinden çok farklıdırlar. Diğer taraftan «Hakikat akıl ile bulunur.» dediğimiz zaman bununla hakikatin yalnız akıl ile bulunabileceğini anlayabilir miyiz?
Bu soruya evet diyenler, zekâmızı, izanımızı, idrakimizi, sezgilerimizi, ilhamlarımızı, keşişerimizi ve hakikati ararken kullandığımız diğer hassalarımızı devre dışında bırakmış olurlar.
 
V.
Netice
Bütün bu izahlardan sonra «saçı uzun aklı kısa» sözünden anlaşılan şeyin anlaşılması gereken şey olmadığını rahatça anlayabiliriz. Anlaşılması gereken açısından bu atasözümüz gerçekten çok anlamlıdır. Dört basit kelime içerisine bu denli yoğun bir anlamın sığıdırılabilmiş olması bir yandan Türkçe’nin ne kadar derinlikli bir dil olduğunu ortaya koyarken diğer yandan bu atasözünün kadınları alçaltıcı bir mana taşımadığı, aksine saç gibi önemli bir hususiyetleri nezdinde bizi akıldan ziyade güzele ve sezgisel olana yöneltmesi açısından onları yücelttiği de anlaşılabilir.
Saçı uzun, yani güzel olan... Aklı kısa, yani hakikati kavramada yalnız aklı kullanmayan, aklın dışındaki öğelere öncelik veren...
Eğer maksat akıllı olmak değil hakikati aramaksa ve akıl sadece hakikati aramakta kullandığımız bir aletse zaten kısadır. Varsın kısa kalsın, bundan ne çıkar?

(*) Gelenek kelimesinin burada kullanılan anlamı Rene Guenon’un kullandığı anlamdan oldukça uzaktır. Burada sözkonusu edilen daha ziyade yaygın olarak kullanılan anlamda bir gelenektir. Anane anlamına gelen bu kelimenin en düşük anlamı bir şeyi alışkanlık haline getirmektir ki, biz bu anlamda kullanmıyoruz. Esasen buradaki şekliyle kullanmış olmamızı da yadırgamamak gerekir...