Şimdi İran ile oynuyorlar

Gösterim: 1616

Hasan Ürkmez

1.

Oyun aynı oyun. Gezi Parkı olaylarının aynısı. Aradaki fark gezide ağaç istismar edilmişti, İran’da zamlar bahane edilerek senaryo tezgâhlanıyor. Tunus’ta da tıpa tıp aynısı yapılmıştı.

Önümüzdeki günlerde işin ucunun nereye kadar vardırılacağını bütün dünya görecek. İhtimaldir ki, yine kan dökülecek, yine gözyaşı akacak ve yine bir kadim ülke ortadan kaldırılıp peyk haline getirilmeye çalışılacak. Belki İran’dan bir kaç devletçik ortaya çıkartılacak. Hep birlikte göreceğiz demeye dilim varmıyor. İnşaallah umduklarına kavuşamazlar.

Bir kez daha ortaya çıkıyor ki, batı tüm utanmazlığıyla, topyekûn ahlâksızlığıyla kendinden olmayanı çiğnemek ve yutmaktan vaz geçmeyecek.

Normal değil mi?

Hem de o kadar normal ki! Tam da kendine yakışanı yapıyor.

Bu zamana kadar batının niçin böyle davrandığını anlamayanlar için söylenecek tek bir söz var: İçimizdeki ahmak takımı.

Kendi dünya görüşünü başkalarını yok etmek üzerine inşa eden bir medeniyet anlayışından değişik bir şey beklemek ahmaklık değilse hainliktir. Biz bu hainliğin tanzimattan buyana enva-i çeşidini gördük. Mustafa Reşit Paşa ile açığa çıkan ihanet bugün Türkiye’de Kemal Kılıçdaroğlu ile, Suriye’de Esed, Mısır’da Sisi, Suud’da Veliaht Prens, Birleşik Arap Emirlikleri’nde karikatür tipli bir dışişleri bakanı ile hâlâ sürüyor.

Bunları geçelim. Bizim sadece olanları anlatmaktan başka işleri olmayan aydınlarımız bu olup bitenleri bize en ince teferruatına kadar zaten anlatacaklardır ve asla yine ne yapmamız gerektiğine dair bir cümlecik fikir ileriye süremeden, senaryoyu yazanlar işlerini yürütmeye devam edecektir.

Bir türlü anlatamadığımız şudur: Biz bu oyunlar karşısında ne yapmalıyız? Batının asırlardır her gün kan akıtan ve insanlığa düşman tavırları karşısında bizim teklifimiz insanlığa ne olmalıdır?

Batı için adalet kuru bir hukuk terimi... Kendi insanını ilgilendiren bir mevzu olmaktan öteye geçmiyor. Geçemez de... Bunun için gerekli dünya görüşüne asla malik değildir; bu malikiyete kabiliyet kesbettirecek bir düşünce dünyaları da yoktur zaten. İnsanlarla ilişkisini dostluk üzerine inşa etmek yerine menfaat ilkesini esas alarak hayata bakan bir görüşten adalet de, insanlık da beklemek kabil olmayacağına göre, insaniyet namına «Ne yapmalıyız» sorusuna kendimizi muhatap kılarak yeni bir dünyanın inşası boynumuzun borcu olarak karşımızda durmaktadır.

Bu elbette kısa vadeli bir iş değildir. Nesil yetiştirme işidir. Bu neslin yetişeceği ortamları hazırlama işidir. Bu ortamlarda yetiştireceğimiz yeni neslin hayata nasıl bakmaları gerektiğini onlara öğretme işidir. Belki amentüyü yeniden düşünmek ve amentünün eşliğinde hayatı başından sonuna ve tekrar başa döndüren spiral bir tarih anlayışı ile varlığı ve vakıaları yorumla(t)ma işidir.

İşlerimize burunlarını sokanlar öncelikle anlayışımızı ve bu anlayışa yaslanarak geliştirdiğimiz hayata bakışımızı ve yaşayışımızı değiştirdiler. Bu yüzden Alman Dışişleri Bakanı asla bir utanma duymaksızın İran’daki olaylar hakkında ahkâm kesebiliyor.

İran’da olanları kendi dışımızda olaylar olarak göremeyiz. Hele bunu bir şiilik-sünnilik meselesi olarak değerlendirmek ve sünni dünya karşısında İran’ın güçlendirilmek istenmesi gibi görmek tam bir abesle iştigal etmek olur.

İran’da olanları Arap Baharı(!) günlerinde Arapların uyanışı diye nitelendiren entellektüellerimizin üzerinden yıllar geçtikten sonra bahar değil bir karakış olduğunu anlamaları gibi bir abesliğe düşmenin anlamı yok. Batı gözünde arabın da, acemin de, türkün de aynı değerde olduğunu bilmek icab eder. Yani aynı değersizlikte...  

Bunu akılda tutarak hareket etmek lâzım.

Gelecek günler bizi daha da derinden düşünmeye zorluyor.

2.

Birleşmiş Milletler’de Kudüs’ün başkent olmasına 128 ülke karşı çıktı. Bu ülkelerin içinde Almanya, İngiltere, Fransa gibi batı medeniyetinin önde gelen ülkeleri de yer alıyor. Birleşmiş Milletler tarihinde, hem de müslümanları ilgilendiren bir meselede, hatta işin başını zerre kadar sevmedikleri Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan çekiyor olmasına rağmen evet demeleri sizce üzerinde düşünülmeye değer bir mesele değil midir? Hayatı menfaat üzerine kuran bir medeniyetin çocukları niçin böyle bir oylamada bizden yana tavır koymuşlardır? Gerçekten böyle midir? Papa’nın bile Cumhurbaşkanının tek bir telefon görüşmesiyle olumlu(!) tavır takınması ne anlama gelmektedir? Meseleyi mefhum-u muhalifinden ele alarak yeniden düşünmek lâzım gelmez mi?

Sadece soruyorum. Birlikte düşünelim diye...